Dün gece seni gördüm rüyamda...
Gözlerim yandı....
Faili Meçhul Cümleler
BAY AHMET (Tadilatta:)
O sabah da yine dehşetli bir kabusun kucağından düşer gibi uyanacağını zannediyordu yatağına girerken... Yani yine gördüğü kabusun en dehşetli noktasında açacaktı gözlerini kan ter içinde ve ilk gördüğü yine 07:00’ı gösteren talebelik yıllarından kalma çalar saati olacaktı. Derin bir “oh!” çekecek ve söylenerek çıkacaktı yataktan. Çok erkendi zaten uyanmak için ve kahrolası bir çalışma günüydü her zamanki gibi.
Bay Ahmet zannediyordu ki o sabah da dağınık bekar evinin fazlasıyla dağınık mutfağında yapabileceği eğreti bir kahvaltıya tenezzül etmeyerek köşedeki fırının poğaçalarına talim edecekti. Yine aynı lanet takım elbisesini giyecek ve nefret ettiği kravatını takacaktı. Hatta karşı dairenin çirkin sakinesiyle her sabah olduğu gibi bu sabah da enteresan bir rastlantı sonucu kapıda karşılaşacak, selamlaşacaklardı.
Olacaktı tüm bunlar. Hatta olmalıydı... Olmalıydı ki Bay Ahmet bol bol küfredebilsin... Lanetler savurabilsin...
Bay Ahmet’in hayatına renk katacak yığınla uğraşı vardı desem... Yoktu! Bay Ahmet çocuklardan ve hayvanlardan nefret ederdi. Zaten her ilkbahar külli bir işkence vakti idi Bay Ahmet için. Polenler annesi ile birlikte tüm sülalesine ağıt yaktırırdı üç ay boyunca. Çekilir dert değildi yani anlayacağınız.
Bir kitap kulübüne üyeydi Bay Ahmet. Lakin hiçbir kitabı bitirmeye sabrı yetmedi. En son lisede iken edebiyat dersinden yıllık ödevi için M. N. Sepetçioğlu’nun Kapı mıdır, Kilit midir bir kitabını okuyup; özetlemişti.
Bay Ahmet’in esaslı bir çevresi de yoktu. Bir aralar hem çevre edinebilmek hem de lanetler savurduğu düzensizliğe bir düzen verebilmek için bir sendikaya üye oldu. Yürüyüşlere falan katıldı. Afilli sloganlar attı. Sıkı tekmeler yedi! Destekli jop darbeleri! Anlayacağınız Bay Ahmet çiçeklendiği hiçbir dalda tutunamadı. Ya da şöyle diyelim: “Mevsim müsait değildi.”
Çiçeklenmek deyince Bay Ahmet’in de diğer tüm sağlam ve sağlıklı erkekler gibi kız arkadaşları oldu. Unutuldu ya isimleri olsun. Bir tek Mücella! Mücella unutulabilir miydi! 1960’ların filmlerinden bir kareydi sanki Mücella. İçli kızdı. Kibar. Gözleri gece karası idi, saçları şarap kızılı... Üç sokak ötede iki katlı ahşap bir evdi yaşadığı... Annesi, babası ve büyük halasıyla beraber yaşadığı iki katlı ahşap evi Bay Ahmet’e kabe kılan Mücella...
Ahmet Haşim severdi Mücella... Şiirler okurdu Bay Ahmet’e Haliç’e karşı...
Gök yeşil, yer sarı, mercân dallar,
Dalmış üstündeki kuşlar yâda;
Bize bir zevk-i tahattur kaldı
Bu sönen, gölgelenen dünyâda!
Şimdinin üç çocuklu Mücella anasıydı belki ya olmazdı. Unutulamazdı 1975 Mayıs’ının kızıl saçlı Mücella’sı...
Hayattı işte onunki de... Biraz gam, biraz keder, biraz coşku, bir parça aşk, nefret, pişmanlık... Baştan ayağa tereddüt bir hayattı... Tereddüt, beyninde filizlenip kalbine yol bulan bir ayrık otu gibiydi.
Tereddütsüz attığı adımların, doğruluğuna dair içine düştüğü tereddüt krizi son birkaç yıldır kemirmekteydi hafızasındaki tüm kareleri. Bay Ahmet son üç yıldır irdeleye irdeleye şüphe rengine boyanmadık pek az kare bırakmıştı hayatında. Adını hakikat koyduğu birkaç şey kalmıştı elinde ve sıkı sarılmıştı bunlara.
Annesi…
Annesi hakikatti baştan ayağa. Irmak gibi dupduru ve akışkan…
Güvercinler…
Balkonunu mesken tutmuş edalı güvercinler…
Peki ya Mücella ?
Hakikat miydi kızıl saçları ve gece karası gözleriyle... Hala verememişti ya cevabını bildiği bir şey vardı , aşk hakikatti... Pervasızca savurduğu tüm lanetlere rağmen Bay Ahmet 1975’in mayısından beri yüreğinin bir köşesinde taşıyordu bu hakikati... Evet... Evet aşk hakikatti...
Bay Ahmet. Dedik ya, sanıyordu ki, o sabah yine her zamanki gibi başlayacaktı... Gün yine lanet doğacaktı. Telefonu çalmayacaktı gün boyu... Bay Ahmet yalnızdı ve yalnız olacaktı. Mücella üç sokak ötede oturacak ve Bay Ahmet karşılaşmamak için Karanfil sokağı kendine haram kılacaktı...
Hayat tüm tantanası ile sürüp gidiyordu ve Bay Ahmet sürünmemek için yaşarken alabildiğine sürükleniyordu... Ve yeni yeni farkediyordu ki; sürünmek ile sürüklenmek arasında çok da hayati bir fark yoktu. İki kelime, alfabetik bir uyum sergiledikleri gibi insan üzerindeki etkileri de üç aşağı beş yukarı aynı idi...
Bay Ahmet... Saçları gümüş... Gözleri tüm sevdaların, ızdırapların, tereddütlerin, hataların, günahların yorgun tercümanı... Yitirilmiş, tüketilmiş bir ömür... Eskitilmiş bir hayat işte... Hakikatlerle sahtelikler arasına sıkışıp kalmış; sevdalarla öfkeler arasında göz açıp kapatıncaya kadar geçen bir fasıla... Tek nefeslik... Tek bakışlık... Baştan ayağa tek eylem olan bir yaşam... Baştan ayağa tereddüt bir adam...
O sabah da lanet bir sabah olacak fakat her ne olursa olsun gün doğacak sanıyordu Bay Ahmet... Olmadı... Her sabah karşılaştığı yan dairenin sakinesiyle bu sabah karşılaşamayacaktı. Mücella en küçük oğlunu azarlıyordu. Kerata gene ıslatmıştı altını... Köşedeki pastaneden boğaça alanlar birikmişlerdi tezgahın önünde... Mis gibi bir koku ta Bay Ahmet’in evine kadar ulaşıyordu.
Saat çalıyordu: saat 7:00! Haydi kalk artık! Aç gözlerini! Haydi! Olmadı... Bay Ahmet kabus da görmedi o sabah... Ve kabustan ışıyan güne düşemedi bakışları... Masanın üzerinde fotoğraftan annesi seslendi olmadı... Yaşama dair tüm kalabalık çöktü üzerine Bay Ahmet’in olmadı... Günün moda parçalarını çaldı karşıdaki müzik marketteki endamlı kız... Sokak inledi, Bay Ahmet kılını bile kıpırdatmadı. Mücella’nın aklına bir mısra düştü Haşim’den... Bir de bakışları Haliç’e benzer bir sima... Fayda etmedi... Güvercinler kondu yine o sabahta balkonuna Bay Ahmet’in...
Olmadı... Olmadı... Olmadı...
Bay Ahmet’i bulanlar onu Mücella’nın sokağından Eyüp Sultan’a götürdüler. Mücella bir baktı çevirdi sonra bakışlarını, çamaşırlar yığılmıştı yine... Makine yoktu ki atsın da iki çevirsin olsun bitsin... İşi çoktu... Bay Ahmet son bir kez daha gördü Mücella’yı yalan değil... Mücella hakikat miydi?
- Nasıl bilirdiniz?
- Sahi biz nasıl bilirdik abi?
- İyi bilirdik koçum iyi bilirdik...
Sarı Güller Vazoda ve Hala Taptazeler
Şaşırdım aslında bakarsan ilk gördüğümde. Çok değil birkaç gün belki bir hafta önce kurak geçen koca bir günün ardından tam da akşam vakti besmeleyle ilk sularını içtiler senden aşırdığım güller… Aşırdım doğru. Galiba biraz hırsızlık var serde… Neyse uzun hikaye işin bu kısmı.
Koskoca bir demet kırmızı gül vardı masanın üzerinde gazete kağıdına sarılı. Kırmızı, etli ve parıldayan yapraklarıyla oldukça cazibeliydiler haklıydın. Hemen onların üzerinde iple bağlanmış küçük bir demet sarmaşık gülü.. Rengarek çıtırık güller. Beyaz, pembe, kırmızı, sarı… Öyle muzip görünüyorlardı ki. Belki de kanım çekti. Uzun uzun baktım masaya. Kararsızlıktan değildi bu dalış. Kırmızı koca bir demet güle karşı hiçbir rekabet şansı olmadığı düşünülebilecek susuzluktan boyunları bükülmüş bir demet şımarık gülün bu kadar kolay gönlüme girmesi kendini sevdirmesi şaşırtmıştı beni aslına bakarsan. Gizemli ve cazibeli kocaman kırmızı gül demetini tek hamlede nakavt ediyor içime kuruluveriyordu. Hayretimdendi uzun lafın kısası onca vakit hani seninle hasbihâl ederken dahi gözümün takılması masaya…
Aslında sonrasında adını koyabildim bu halin. Kırmızı güllerin biraz yukarıdan bakmışlardı bana. Aristokrat bir edayla tenezzülen selamlamışlardı beni. Oysa sarmaşık güller. Onlar öylemiydi ya. Envai renkleri, biraz bize benzer bükülmüş boyunlarıyla, şımarık, muzip edalarıyla bizdendiler. Bendendiler. ‘Ben’diler. Mesafeli halleri, tenezzülen selamları yoktu. Onlar sarılıp, iki yanağıma sıcacık bir öpücük kondurdular. Yüreğime daldılar, gönül tahtıma oturdular. Teklifsizdiler. Belki biraz da bu yüzden onları başucumdaki fiskosun üzerine yerleştirdim. Odanın en özel noktasında ve benim başucumda kaç gündür. Sabah uyanıp önce gülleri selamlıyorum. Akşam onlara merhaba diyorum ilkin. Olmadık vakitlerde bakıp bakıp gülümsüyoruz birbirimize… Hatta ikindi vakti eğer evdeysem, koşup bakıyorum ikindi vaktinin ışığında nasıl güzeldirler kimbilir deyip. Onlar seni hatırlatıyorlar bana dostum. Belki bu yüzden çok mutlu oluyorum.
Fakat biraz evvel, tam da bu satırları yazmaya başlamadan evvel gözüm yine başucumdaki vazoya ilişti. Beyazlar boynunu bükmüş, pembeler yer yer solmuş. Oysa ben sanıyordum ki, yine binbir edayla cıvıl cıvıl açacaktı güller. Hani hala tomurcuktular. Tomurcuklara solmayı yakıştıramamıştım. Onlar birbir neşeyle gülüşerek başucumda daha günlerce yoldaş olacaklardı bana. Olmadık vakitlerde onların kıkırdaşmalarıyla uyanacaktım belki. Yine bakışıp bakışıp kimsenin anlam veremediği gülücükler gönderecektik birbirimize muzip bir edayla… Az önce fark ettim ki , önce beyaz güllerin , sonra da pembe güllerini yitirmişim ben. Özenle, itinayla aldım kuruyan gülleri vazodan. Güzelce bir bağ yaptım, duvarda bir tabloyu indirdim sonra. Gülleri odamın duvarına astım.. Hüzne boğuldu içim nedense…
Altı üstü kurudu bir demet gül olsun varsın değil mi ya dostluk baki… öyle olmuyor işte.. Öyle diyemiyorum ben her nedense… Sarı güller kaldı geride dipdiri, ışıl ışıl… Beyazları ve pembeleri yitirdik… Anlıyor musun ? Hürmetim var tomur tomur kurumaya durmuş beyaz ve pembelerine…
Ama …
Anlar mısın?
Sarı güller vazoda ve hala taptazeler…
Gönderen
Aybike
zaman:
10:28
0
yorum
Etiketler: Faili Mechul Cümleler
Faili Meçhul Cümleler
Tutmalı damla damla akacak gözyaşını
Tutmalı…
İnciler doğacaksa eğer, değmez mi saklamaya gözyaşlarını...?
Gönderen
Aybike
zaman:
10:00
0
yorum
Etiketler: Faili Mechul Cümleler
Ayrılığın Dört Hali
1.O’na
O’na dair…
Kapının eşiğinde, bir soluk ötendeyim. Sense duvarlar ardında müphem… Aç kapını… Aç ki bu sen olmaktan öte bir derdi olmayan aşık içeri girebilsin…
Aç kapıyı, dışarıda ayaz var.
2.O’nda
Ey kapıda bekleyen sadık sevgili… Kilitli kapılar ardında bekleyen benim ve kilitlerin anahtarı senin elinde…. Aç ve gir kurtar beni bu cehennemden… Aç kapımı ki güneş girsin haneme… Aydınlansın avuçlarım, filizlensin karanlık…
3.O’nunla
Kapıdan süzülen ışık huzmesi…
Ve bir adım ötemde...
Vuslatta hasret varmış meğer, nereden bilebilirdi gafil nefsim… Nereden bilebilirdi kavuşmakla ayrı iklimlere akacağını gönül pınarlarının… Perdenin aralanması değilmiş marifet, nereden bilebilirdi… “Hicabın perdesi” ki, latif gösterirmiş sevileni... Leyla ya da Mecnun olmaya sevdalı gönüllerin çölleri baştan kabulü gerektiğini, dağları delmekle Ferhat olunurken Yusuf olup, zindana düşmenin varaklı harflerle nakşedileceğini, Züleyha’nın defterlerde kara bir leke olarak kalacağını nereden bilebilirdi…
4.O’ndan
Senden geriye kalan kesif bir yalnızlıktı… İç yakan bir öfke. Buruk bir keşke… Ah ile tutuşan seherlerdi senden arta kalan… Henüz kapatılamamış bir hesaptın yevmiye defterinde…
Hayatımın en ağır diyetiydi sevgin...
Sana gitme diyemem, peki ya kal? Mümkün mü ?
Dersen ki sen kaldın mı yurdumda konuk? Hani dost ellerin dersen ya? Cevabım var mı benim?
Oysa nasıl anlatabilirim ki sana ben hep senin ülkende, bir ağacın ardında, bir evin taraçasının gölgesinde saklanmış, belki kapının ardında mahzun, bekledim… Nereden bileceksin… Sen yoksun derken, ben senin ardındaydım desem? Anlar mısın ki beni? Ya da ben anlatabilir miyim sana içimden geçenleri?
Herşey yalnızca ve sadece senin içindi desem.. Seni üzmek istemedim desem.. Seni kaybetmekten korktum desem.. Sana bağlanmaktan kaçtım desem.. Beni çok yaralamıştın desem, acır mı içindeki yaralar… Demeyeceğim…
Şimdi yarı güneşli aydınlık bir Cuma gününün öğleden sonrasında senin için dua edebiliyor olmaktan büyük saadet yok.. Ya da güne senin için dua ederek yummak gözlerimi.. Fakat yine de üzgünüm, yanlış zamandı ellerini bırakmak için… Bilemezdim.
Bir zamanlar sana sitem ederken, dostum nerelerdeydin diye. Şimdi aynını yaşatmak sana. Olmadı. Bana yakışmadı. Biliyorum…
Ama bil ne olur. Ne olur inan; ben tam ardında, adımlarım gölgene karışmış adım adım, bekledim. Bekledim içimden geçenler durulsun diye, bekledim sussun diye baykuşları gönlümün, bekledim ki biraz küle dönsün ateş içimde… Seni yakmaktan korktum… Seni incitmekten.. İnan bana…
214 Numara
“Kimseye etmem şikayet ağlarım ben halime
Titrerim mücrim gibi baktıkça ikbalime”
Başucunda inceden inceden çalıyordu şarkı. Köyünün yazları geldi gözünün önüne. Serin, iyotlu boğaz havası… Bir yanı mavi bir yanı yeşil memleketi, Çanakkale. Yazlığın balkonunda tavla safaları, çay bahçesindeki uzun, keyifli, doyumsuz dost sohbetleri…
Nihavent bir acı çöreklendi yüreğine. Güçlükle gözlerini açtı. Pencereden donuk bir mavilik süzülüyordu. Yoğun bir sis, bulanık kesif bir hava. İçi karardı. Odanın beyaz duvarlarında gezindi bakışları. Ayak ucunda büyükçe bir sehpa üzerinde duran televizyon. Sağında kanepe, kızı…
Perde-i zulmet çekilir korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime
Ayşeciği seçmişti bu şarkıları. “Nasıl da biliyor kızcağızım dedesinin zevkini. Ne güzel şarkılar seçmiş benim için.” Tebessüm edesi geldi ama olmadı.
Fazla aydınlık olduğunu fark etti odanın. Beyaz duvarlar, bembeyaz çarşaf ve yastık. Floresan ışığıyla birlikte insanın üzerine yürüyen, meydan okuyan bir aydınlık… Bu beyaz ışığın gerçeğin keskin kılıcıyla üzerine saldırdığını, gözlerini yaktığını, nefesini kestiğini hissetti. “Başka renk olmalı bu duvarlar, beyaz değil. Kesinlikle değil. Şöyle yumuşak bir renk olsa bu odaların ampulleri, ümit etmeye müsait bir ışık. Ne güzel olurdu.”
Toruncağızı gözleri buğulu, kederli ve titrek bir sesle şarkıya eşlik ediyordu.
“Eğilmez başın gibi
Gökler bulutlu efem
Dağlar yoldaşın gibi
Sana ne mutlu efem”
Çok yorulmuştu. Yumdu gözlerini. Sahi kimbilir kaç vakit evveldi. Salonda çay sohbetinin ortasında kulaklarına çalınan melodi ile hepsi misafir odasına yönelmişlerdi. Volkan almış enstrumanını eline hevesle çalıyor, Ayşe de mütebessim ona eşlik ediyordu. İçeri girmeye, büyüyü bozmaya korkmuşlar, kapıdan dinlemişlerdi tüm ev ahalisi. Şarkı bittiğinde – tıpkı filmlerde olduğu gibi – coşkuyla alkışlamışlardı. Nasıl da utanmıştı her iki torunu da. Yüzleri nasıl da kızarmıştı. O ise ne mutlu olmuştu o gece. İki evladı, torunları, hayat arkadaşı aynı çatı altında.
Çok eski yıllara uzandı hayali, uzun yaz tatillerinde koca taş evin her bir odasında ayrı aile. Pürneşe yemek sofraları, çocukların tatlı tatlı tartışmaları, koridorlarda, üst katta, arka bahçede koşuşturmaları. Asuman’ın muziplikleri, Sevim’in harikulade yemekleri. Ne güzel yıllardı, ne güzel yaz tatilleri. Acı bir tebessümdü belki yakışan, lakin olmadı. Gülümseyemedi. Yalnız gözbebekleri yandı, dolu dolu oldu gözleri.
- Dedeciğim, bir bak yüzüme ama. Ablam geldi unuttun beni. Pabucumuz dama mı atıldı?
Açmak istedi gözlerini. Ama gözlerine söz geçiremeyecek kadar yorgundu.
- Bak dede bir konuda anlaşalım, unutma ben senin ilk gözağrınım.
Ayşeciğinin sesi odanın beyaz duvarlarında yankılandı durdu. Kelimeler uzadı, kelimeler kısaldı. Uykusu vardı. Uzun bir uykuya dalası vardı.
Zorlukla açtı gözlerini. Ne çok kaybedilmiş zaman vardı aralarında. Ne çok biriktirilmiş cümle ne çok “keşke”leri vardı. Şimdi tam da bu fırsatta söylenecek ne çok şey vardı.
Keşke… Tövbe, nasip…
Vazgeçti, uyumak istiyordu. Hem ne çok yorulmuştu. Sıkıca yumdu gözlerini, gözyaşları beyaz yastığına süzüldü.
***
Varsın her sabah gelen doktor genel durumu kötü, bilinci kapalı yazsın. Yalan değil, gördüm.
Gönderen
Aybike
zaman:
13:17
0
yorum
Etiketler: Faili Mechul Cümleler
Sevdan Uğruna
Kocaman bir “hiç”le çıktım yola ben. Seyyahtım... kelebeklerle uçuştum, rüzgarla savruldum. Yapraklarla birlikte düştüm yollarına... Baharla papatyalandım kaldırımlarında. Pencerene konan kuştum kış ortasında... Odandaki sessizlikte ben vardım. Çığlıklarımda yalnız sen. Canında can, gözünde fer, ömrüne yoldaş... Bir avuç, bir yürek, iki damla yaş. Ben, ben olmaktan çoktan vazgeçmiştim...
Yoldaydım doğru... Arıyordum... Sora sora bulunurdu ya sordum... Ela gözlü ceylanlara, lodoslara, Ferhad’a sordum seni, başı dumanlı dağlara... Ceylanlar tövbekar oldular sevda gölünden içmeye. Lodoslar dağıtmaya tevbekar oldular...
Dağlar yol verdi... Yollar düz verdi... Düzlükler umut... Yürüdüm... Yürüdüm... Yürüdüm... Yürek eskittim... Gönül tükettim... Tükenmedim velakin...
Şafağın bekçisiyim. Boynumu büktüm, kırdım dizlerimi.. Ve sustum lâl ettim dilimi... Şafağın gözcüsüyüm gayrı. Bülbülü güle emanet ettim. Geceyi bağrıma... Şafağı nazarıma fer bildim de bekledim... Bekledim... Bekledim... Tik taklarını birbirine uladım saatimin... tükenmiş sözcükleri savurdum ardıma teker teker hatıra diye Hasel ile Gratel’e özenip... Lakin; ümidini kuşanmış bir sevda savaşçısıyım inadına... dizlerine derman, sadrime inşirah, sözüme hikmet... İlahi lütfet...
“Sana doğru her adım neden hep ölüm sunar” diye isyan etmedim. Izdırabı kevser niyetiyle yudumladım seni her hatırladığımda... seninle sevdim hasreti... Özlemdeki lezzeti seninle tattım.
Gelirsen ben olmayabilirim... İhtimal ki, beklediğim ve aradığım sen olamayabilirsin... Vuslat kurutabilir özümdeki pınarı... Yazamayabilirim o vakit... Tükenebilirim ihtimal...
İhtimallerle kuşatılmış bir dünyanın avare bir seyyahıyım sevgili... ya durdur ve meskun kıl beni ya da bir hatıra ver ve uğurla... Ve su dökme ardımdan... Dönemeyebilirim ihtimal... Ben seni sevmiş olmanın zevki ve sana kavuşmak şevkiyle böylesi müteyakkız... Böylesi cesur cehaletimden... Hiçbir handa bekleme beni... ne de yolun sonundaki peronda... İhtimal yolda can verebilirim... Aramış olmanın refahı içimde, huzura vardığımda şefaatçi diye sevdamı sunarım Makam ı Akdes’e ihtimal...
“Hiç” kocaman olur mu? Olmaz... Hiçliğin tüm yokluğu ve yoksulluğuyla (ihtimal zenginliğiyle) vurdum ruhumu yola... Ceylanlarla dertleştim... Kederlendim kırkikindi yağmurlarıyla... Gelinciklerle ala boyandı müstesna mevkileri gönlümün... Nevbaharla yeşillendim... Gönendim... Filizlendi parmak uçlarından bedenim. Kök salmak ürküntüsüyle sarsıldım ve o korkuyla ruhumu yeniden yollara vurdum. İhtimal dedim ya sevgili bulduğum sen olmayabilirsin...Bakışlarında kendimi bulamayabilirim... Özümden özünü seçemeyebilirim ihtimal...
Ben seni aramaya sevdalı bir savaşçı... Savaşı kendisiyle olan bir garip seyyah... Sevgili hiçbir handa arama beni...Ne de yolun sonundaki peronda... İhtimal yolda can verebilirim...
Bak ben geldim...
Belki bir besmeledir bu...
Ne desem boş desem biliyorum ki boş... Şimdi çalmaya başlayan melodi de aslında esasında bir anlam ifade etmiyor adam akıllı.. Ama ya hani tesadüfü silmiştik lügatlerimizden... Hani tevafuklar ülkesine kanatlanıvermişti gönül kuşlarımız bir seher vakti...
Tevbelerde yitirilenlerle can bulan olabilmek ümidiyle yanarken yüreklerimiz ey dost, bu da nereden çikti... Bu fırtına alabora ederse gemimizi... “Şüphesiz ben nefsime zulmettim, lakin, amma ve ancak bilirim ki, sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.” dualarıyla bir balığın karanlığından çiçekli sahillere vurur muyum?
Martıların çigliginda saklı ağıtı duydum ben dün. Tam da dün keşfettim iki nota arasında saklı gözyaşlarını...
Ey dost dualarla filizlenen ağaçlar gördüm bir galaksi de... Gözyaşlarıyla boyveren kardelenler... Ağıtlara karışan çocuk sesleri, can ve hayatla aynı eşikte körebe oynayan ölümü gördüm... Gördüm, gökleri sonsuzluğa yolveriyordu.Dağlarında yamaçlarında gelinciklerle karanfiller yeşeriyordu... Evleri hicaz bir melodiyle ses buluyordu... Senin rüyalarına uğrayan benim yüreğime gömüldü... Yalan değil gördüm.
Düşünüyorum da dost, ne çok anlamlar yükledik hayatlarımıza ve ardımızda bir fotograf bile bırakamadan dostların albümlerinde... Güzel ya da değil ne farkeder... Bizden bir cümle bıraksaydık, bir damla karanfil suyu, bir tutam mavi, bir avuç deniz suyu, birkaç deniz kabuğu yitirilmiş bir ülkeden... Bir parçamızı bıraksaydık da öyle ayrılsaydık bu dünyadan...
2003
Gönderen
Aybike
zaman:
14:04
0
yorum
Etiketler: Faili Mechul Cümleler
Gidenlerin Ardından...
Gönderen
Aybike
zaman:
12:37
0
yorum
Etiketler: Faili Mechul Cümleler, Günün Aynasından Yansıyanlar
Toplantı Tutanakları
Mavi renkli klasöre takıldı gözü. Şunu da kırmızı yapsam da biraz içim açılsa dedi içinden. Muzip bir gülümseme oturdu dudaklarını kenarına. Önce telefona, sonra zımba ve delgecine baktı. Notluğuna.. Kıpkırmızı bir gelincik tarlası işte dedi kendi kendine. Yazılması gereken bir çok toplantı tutanağı arasında boğulmuştu ve aslına bakarsanız kendine eğlence arıyordu. Çay dedi kendi kendine. Çay… İlahi nimet.. Bir bardaklık çay süresinde insan tüm yorgunluklarından, tüm kargaşalarından kurtuluverirdi. Bir bardak çay ki, kahraman bir süvari olur, gününüzün o vaktini aydınlatır, içinizi yıkar, fikrinizi temizler, candan bir dost olur gönlünüzü şenlendiriverir. Hemen kırmızı renkli telefonuna davrandı: “Serap hanım, çayınız var mı ? Harika. Bir bardak çay lütfen.”
İşte bu kadar. Bundan sonrası çok daha kolay olacaktı, biliyordu. Başını pencereye çevirdi, güneşe gülümsedi. İçine yaramaz bir çocuk körebe oynuyordu. Rüzgar gülü dönüyordu yüreğinde fırıl fırıl… Çocukluğu düştü aklına. Beykoz sahilindeki çocuk parkı. Eyüp Sultan’ın daracık sokakları geldi aklına. En çok da güvercinler. Ne severdi güvercinleri uçurtmayı. Öyle ya, güvercin dediğine uçmak yaraşır.
Kapının sesiyle gerçekler ülkesine döndü bakışları… Serap hanım her zamanki gibi gülümseyerek bıraktı tavşankanı çayı masaya. Buyurun.. dedi sadece. Her zamanki gibi vakur, her zamanki gibi nazenin, her zamanki gibi zarifti.
- Teşekkür ederim, yaşayın Serap hanım, siz de olmasanız ben ne yaparım yahu..
- Estagfirullah…
- Beni seviyorsunuz değil mi ?
Serap hanım şaşkın bir gülümsemeyle döndü kapıdan,
- Efendim..?..
- Beni diyorum Serap hanım, çok seviyorsunuz değil mi?
- Evet dedi serap hanım gülümseyerek.
- Biliyorum. Çünkü ben de sizi seviyorum.
Serap hanım gülümseyerek çıktı odadan. Söylenecek fazla söze gerek olmadığını o da biliyordu. Serap hanımın gülümsemesiyle o da gülümseyiverdi.
Fakat öyle bir kalabalık çökmüştü ki üzerine, silkinip atamıyordu bu ağırlığı üzerinden. Raflara baktı, masaya baktı, yığılmış klasörlere. Gayri ihtiyari şakaklarına götürdü ellerini, başına öbeklenen ağrıyı elleriyle söküp atacakmışcasına sıkı sıkı tuttu iki yanından başını… Bir yudum çay. İlaç niyetine, şifa umuduyla. Tabi ya, çay gelmişti. Ne çok toplantı tutanağı var yazılması gereken.
Önce ne varsa topladı masanın üzerinden. Hepsini istifledi ve rafa kaldırdı. Göz önünde dağ gibi görünen onca evrak, daracık rafa sığışıvermişti. Biraz şaşırır gibi oldu. Ama sırtını döndü tüm klasörlere. Yapılması gereken öncelikli bir işi vardı. Yazılması gereken yeni bir renk hikayesi…
Gülümseyerek bilgisayarının başına oturdu. Klavyeye götürdü parmaklarını, aynı muzip gülümseme vardı dudaklarının kenarında…
“Beyaz’dan sonra şimdi de kırmızının hikayesi…”
Aksi Seda
Sesimin yankısı olabilir misin ?
Ya da izin verir misin aynada aksin olayım…
Saçlarına düşen kırağı ya da küçük kıvrımlar ellerinde…
Öyle sevebilir misin beni, sen gibi…
Ya da sen olabilir misin biraz ben gibi…
Özleyiş ve umut
Sözlere dökülmeyen, ürkek ve çocuksu bir özleyişle içimde biryerler tutuşmuşken, geleyim mi deyiverdi. Sahi, gelecek misin?
Geleyim mi ?
Nasıl derim gel.. Ya gelmezse… ya gelemezse.. Ya geldiğinde çağırdığımın o olmadığını görüverirsem.. Ya o bulamazsa geldiğini… Karşılığı bulunmayan garip bir buluşmanın hayalkırıklığını ya da buluşamamanın kırgınlığını atabilir miyim üzerimden ben.. Bilemez ki…
Geleyim mi ? Geleyim ister misin?
İstemez olur muyum? Bu ne garip soru böyle.. Şüphen mi var? Ancak duyduklarınla mı perçinleyebileceksin içindeki ümit ağaçlarını… İstemez miyim… Özlemedim mi sanıyorsun benden bir soluğu, ben gibi bir çift gözü…
Aslında biliyor musun ne anladım, cesaretin yok senin…
Doğru.. Öyle doğru ki… Bilemezsin kaç dost elimi bıraktı bir es boşluğunda hayatın hiç düşünmeden… Kaç kez zemheriye savruldu yüreğim, dost iklimlerden.. Kaç kez eşkiyalar kesti dosta giden yollarımı… Azıksız ve cephanesiz yakalandım kaç pusuya… Çaresiz vurdum kendimi dağlara… Mağaralara sığındım ve ıslak karanlığında filizlendi yeniden parmak uçlarım… Kaç kez… Nereden bileceksin…
Bekleyiş
Uzun… Upuzun bir soluktu seni beklemek… Sanki tek nefeslik ve sanki günler boyu… Yanlış anlamamalısın… Müşteki ya da mutazarrır değilim halimden… Huzurlu ve sakin bir nefesti seni beklemek… Hayat sunan bir nefesti… İnşirah taşan bir nefes… Ancak, bilir gibi gelmeyeceğini… Bir yanı kırık bir nefesti işte… Biraz gider gibi, biraz kalır gibi, bekler gibi ancak bir yandan gelmeyeceğini de bilir gibi… Bilge bir nefesti demeyeceğim. Bilsem belki beklemezdim… Umdum… Umut ettim geleceğini… Hani ağlayacaktım ben sen geldiğinde utanmadan… “Hani ah be dostum” diyecektim… “Bir bilsen…”
Uzun kitap raflarını taradı gözlerim seni beklerken.… Seni beklerken İskender Pala okudum… Kırk güzeller çeşmesinden yudum yudum içtim bengi suyu… Ferahladım… Sonra ahşap kanepesine oturdum kitapçının… Uzun uzun rafları, kitapları, kitap okuyanları seyrettim… Bir bayram akşamında kitapçıda alışveriş yapanlardan daha ümit verici bir sahne düşünebiliyor musun? Almış bayram harçlığını iki kardeş tatlı tatlı tartışıyorlar, senin bir sürü kitabın var ben bu kitapları beğendim alacağım. Artanıyla sen alırsın. Bu benim hakkım. Kalkıp sarılmak geliyor insanın içinden, insanın içinden iki yanaklarına sıcacık bir iyi bayramlar öpücüğü kondurmak geliyor….
Sukût-u Hayal
Seni beklerken When the children cry çalıyordu kitapçıda arka fonda… Sonra Nancy Sintara Bang Bang… İşte öyle iki el ateş ve ben kan-u revan… Yaralandım… İşte sana gel diyemezken bildiğimdendi aslında gelemeyeceğini… Ancak yine de geleceğini umarak gel deyişim… Ve şimdi ıslak kaldırımda ışıl ışıl bir gök altında kan-u revan, yaralıyım… Anlatamam ki…
Varsın dramatize etme desin birileri, birileri edebiyat yapmanın ne alemi var desin… Benim içimde bir yerler yara aldı işte… Ama ne ateş eden sensin ne ben attım kendimi kurşunun önüne, kurtarmak uğruna birilerini… Hiçbiri değil… Mukaderat dostum…
Nasip değilmiş….
Hüküm
“Eger hakikaten sevseydin….” Hükmüm böyle verilmemeliydi… Karara muhalefet şerhi koyuyorum, gözyaşlarımla…
Yine de inadına,
Duayla…
Muhabbetle…
Aşkla…
Vesselam!
22 Aralık 2007 Cumartesi 21:29
Mersin/Türkiye/Dünya/Güneş Sistemi
Gözlerim yanıyor anne...
Ellerim tutuştu tutuşacak...
İçimde çırpınıp duran bir güvercin,
Kurtulmak için bir menfez kollar gibi...
Bir soluk almak için açıversem ağzımı
İşte uçtu diyeceğim sanki....
* * *
Ağlamak mı gülmek mi tebessüm mü yakışan
Kapımızda beliren davetsiz misafire
Bilemiyorum anne...
Koparsam şu ipleri,
Çözsem prangaları
Kanatlarımı takıp ardı sıra süzülsem...
Belki dudaklarımda ürkek bir tebessümle
Belki boğazımda düğümlenen coşkun hıçkırıklarla...
İlla ki muhabbetle...
İlla ki aşkla...
11 Aralık 2007
Yıl 1977….
O zamanlar senden bile güzeldi İstanbul….
Yıl 1977….
Sahilde sandallar… Galata eski köprüsü vardı o zamanlar, henüz yangın çıkmamıştı… Alevler alıp götürmemişti bir şeyleri… O zamanlar balıkçılar vardı Eminönü’nde..
Yıl 1977…
Beykoz sahilinden denize girerdi insanlar.. Kocaman bir oyun parkı.. Salıncaklar, kaydıraklar, tahteravalliler.. babam, ben…. Annem evde bize sütlü, portakal gibi kokan kurabiyeler yapardı…
Yıl 1977…
Eyüp mis gibi deniz kokardı o zamanlar… Güvercinler kanat çırparken bile itinalı… Güneş her daim mütebessim.. Sütlüce’den bindiğiniz Kadıköy motorları daha nezihti örneğin…
Yıl 1977…
Şişli en müstesna semtlerinden biriydi İstanbul’un.. Şimdiki gibi kapkaçta birinci değildi tabi. Dar kesim kravatlı , takım elbiseli beyefendiler, döpiyesli hanımefendiler arz-ı endam ederlerdi Nişantaşı’nda… Dedem, kahverengi kravatını itinayla bağlar, takım elbisesini giyipbazen atölyesine, bazen adliyeye giderdi, bilirkişi olarak.
Anneannem biraz iyi biraz kötü ama her daim hamarat, çalışkan, arı gibi.. Yılların yükünden midir bilinmez biraz çökmüş bakışları, eskisi kadar parlak değil cildi ya olsun.. Her daim mütebessim ama bir o kadar vakur ve dik… Tam bir Osmanlı.
Yıl 1977….
O zamanlar her şey bambaşka… Herşey rengarenk… Herşey …. Her ne ise ondan…
Geçtiğimiz cumartesi dedeme sormuşlar, hangi yıldayız diye.
Cevap vermiş : 1977…
Haklısın dedeciğim.
Ben de olsam öyle söylerdim. Bu yıl 1977 olmalıydı…
Belki de hepimiz kötü bir yanılgı içindeyiz…
Aralık/2007
Boşluğun saçlarına tutunmuş duruyorum öylece...
Ha desen düşeceğim...
Ha desen öleceğim...
Toynak sesleriyle çınlayan bir ova,
Salınan buğdaylar düşlüyorum
Rüzgara karşı...
Hayatın arafında ihtilal bekliyorum...
Kuzgunlarla kucak kucağa uçuşan martılara lanetler savuruyor,
Yine de martılara sığınıyorum...
Bu avuçlar benim olmamalı,
Toprağa dönük...
Süzülen kan neyin nesi toprağa?
Bu gözler, bu ses, bu ben değilim...
Kaybedilmiş bir sevdanın buruk tadı var içimde...
Ben de hasretindeyim yıldızlarla bezeli serin ilkbahar akşamlarının...
Yusuf’un zindanı ben değilim...
Ben değilim Ferhat’a karşı duran dağ...
Ey yağmur ne olur yalvarırım yağ...
Aynalar aksimi neden esirgiyorlar benden...
Nedendir düşmanlığı su birikintilerinin...
Nilüferlerini ben çalmadım söyleyin...
Ben değilim kuğuların katili...
Ben yalnızca martıları bilirim...
Neden öfkelidir bana gökyüzü...
Şimşekler içimde çakıyor sanki...
Bulutlar gözlerime inen bir perde...
Bulutlar rahmetten mahrum gibiler...
Hani o sağanak yağmurlar nerde...
Nerede meleklerle dansı sevdanın...
Bugün değil galiba... Fakat yarın...
Yağmalı yağmurlar ki arınayım...
Yağmalı...
Ancak o vakit bulurum benliğimi...
Sağanaklar altında kalmalı şehir...
Yıkamalı ademoğlunun balçık asıllı bedenlerini...
“günahkâr”ım ama “suçlu” değilim...
Ben yakmadım ağaçları,
Nehirleri ben tutuşturmadım.
Kimseye zararım olmadı benim...
Çekin şu gulyabanileri yolumdan;
Ne olur bana, beni iade edin...
Acılar devşirdim mülteci akşamlardan
Birbirine ulalı tiktakları getirdim
Aynadaki suretinden utansın diye zaman…
Sana acılar devşirdim
Yalan değil..
Sana acılar devşirdim kanamak bahasına
Acılarla büyüttüm içimde hayalini
Acılara tutundum sen olmadığında
Rahim bir acının bağrında filizlendi parmaklarım
Sana acılar devşirdim yalnızlığımdan..



